Bir şehri özlemek

YAŞ ALDIKÇA şehirlere olan düşkünlüğüm, onlara yüklediğim anlamlar artıyor. Eh, yeni şehirler tanımanın da bunda etkisi var muhakkak. O şehirde ne kadar vakit geçirdiğimin de çok önemi yok üstelik. Bir şehri özlemek… O şehrin sokaklarına ne kadar anı serpiştirdiğim, ne kadar fotoğrafını kaydettiğim, ne kadar yüzle yüzleştiğimle ilgili bir şey…
Şimdi sizlere özlediğim şehirlerden bahsedeceğim kısa kısa. en yakınımdaki iki şehirle başlayacağım. Sonraki yazılarımda uzak şehirleri yazacağım. O şehirlerin aklımda bıraktığı tortuları, ruhumun pasajlarındaki tozlu sinema salonlarının yankılı sahnelerini anlatacağım.

İzmir

Doğduğum şehre otobüsle gittim çoğunlukla. Bir defa trenle girmiştim. Son yıllardaysa hep uçakla gidip geldim. Otomobille gidiş gelişlerim en güzelleriydi. İzmir’e gitmek, gidiş-dönüşüyle birlikte çok güzel oldu hep benim için. Düşündüm de, genelde yalnız gittim İzmir’e. Orada yaşayan akrabalarımın pek azıyla iletişimim var. Ve birkaç arkadaş… Formlarda doğum yeri kısmına “İzmir” yazarken hep İzmir fotoğrafları canlanıyor aklımda. Oranın gündüzü de sakin, gecesi de. Ama ölü bir sakinlik değil. Heyecanlı, tatlı bir sakinlik… İzmir’de kaybettiğim insanlar var sonra. Kamer Amcam, Gürsel Amcam, sonracığıma Ahmet Piriştina var… Ne güzel insanlardı onlar. Kordon’u özlüyorum genelde. Eski Foça benim ilk gençlik yıllarımın yeridir. İlk sarhoş olduğum kumsal orada. Âşıklar Yolu’undan bisikletle geçmek, Ferdi Abi’nin işletmeciliğini yaptığı adacığa gitmek… Adanın karşısında yüksek bir tepe vardır, kullanılmayan su deposunun yanından el salladığınızda ta uzaktan Ferdi Abi sizi görür, sandalıyla gelip alır, küçük adaya götürür. Orada Foça’yı izlemek, şarap içmek, denize girmek, arılardan kaçmak bir gelenektir… Menemen’deki büyük çay bahçesinde yaz geceleri geç saate kadar tüm ilçe halkıyla tombala oynamak da güzel anılardan biri olarak duruyor zihnimde. “Taşra” dendiğinde aklıma yaz günlerinde Menemen geliyor. Karşıyaka’da tren istasyonunun bulunduğu yerdeki çay bahçesi hakiki mekânlarımızdan biriydi. Günün neredeyse yarısını orada tüketirdik. Sonra Kordon, Pasaport, Konak… Geceyi uzatmanın en iyi yeri, yolu. İzmir güzel bir kız gibidir. Hiç yaşlanmayan ve hep gülümseyen bir sarışın kız…

izmir-pasaport

Trabzon

Eş durumundan memleketim saydığım Trabzon’un özlemi diğerlerinden çok farklı. Uzun Sokak, Boztepe, Ganita, Akçaabat Köftesi ve şehrin dışında yemyeşil duran dağlar tepeler… Akçaabat ilçesine bağlı Akçaköy’de yeşilin bin bir tonunu görebilirsiniz. Her mevsimde gitmişliğim var. Ama en güzeli ilkbahar ve yaz zamanları diyebilirim. Köyün tadı işte o zamanlar çıkar. Bu zamanları sevmemin bir sebebi de, meyve ve fındık ağaçlarının hazinelerini sunmaya başlamaları olabilir. Trabzon’un şehir merkezinde çok güzel vakit geçiriyorum. Her gidişimde mutlaka Boztepe’ye çıkarım. Oradan seyrederim Trabzon’u uzun uzun. Trabzon insanın şivesini de az biraz kaptığım söylenebilir. Gerçi ben onlar gibi konuştuğumda neden güldüklerini de anlamış değilim. Hep söylenir, ama gerçekten de Trabzon’da bulunduğum zamanlarda birkaç fıkrada rol almışlığım vardır. Karadeniz insanı galiba hayatı biraz dalgaya almayı becerebiliyor, neşelerinin bir kaynağı da bu olabilir. Köyde geçirdiğim günlerin bazılarında, akşamları köy kahvesine gidip birkaç saat oyun oynadıktan geceyi bira sohbetleriyle sürdürürdük. O sohbetlerde ne hikâyeler çıkardı ortaya. Fıkralardan bin kat komik, üstelik yaşanmış olaylar! Trabzon deyince, Volkan Konak’ın albümlerinde geçen şiirleri hatırlarım. Trabzon’u çok güzel anlatır o şiirler.

Ben bu kadar içmezdum
derdimden içeyrum
ağlayun beni kızlar
yandum da tüteyrum

trabzon-ganita

(Sonraki bölümün şehirleri Lizbon ve Paris)